Kıbrıslı Rum Köşe Yazarlarından 07.05.19

Antonio Guteres’in Kıbrıs sorunuyla ilgili raporunu Güvenlik Konseyi’ne sunmasının ardından 18 Nisan Perşembe günü, Haravgi gazetesinde yayınlanan Maria Frangu imzalı yazı:
BMGS raporunda hâlâ umut olduğunu söylüyor. Ama ne zamana kadar gerçekten? Hele de Antonio Guteres referans şartlarında bir ilerleme ya da anlaşmaya varılması yolunda beklentileri zayıfken bizim beklentilerimiz ne olmalı? Yüksek mi? Biz sıradan yurttaşlar Genel Sekreterin raporunu okuyalım ve sonuçlarımızı çıkaralım.
İçimizi, neler oluyor korkusu, sarıyor. İki toplum liderinin okumalarında ne var acaba? Liderlerin her biri kendi politikasının haklı olduğunu mu mı görüyor? Bir gelişme sağlanamadığına göre öyle olsa gerek. Hiç biri yanlış yapmadığına göre kabahat Birleşmiş Milletler’de olmalı, bizi destekleyenlerde olmalı, barışa ve ülkemizin yeniden birleşmesine umut bağlamış olan bizde, hepimizde olmalı. Dün bir röportaj için Ledra Palas’ta bulunan Dayanışma Evindeydim.
Salon doluydu. Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk gençler toplanmış sohbet ediyor, kahvesini yudumluyordu. Kimileri ortak işler planlıyor, birlikte tatile çıkmayı programlıyordu… Kimileri laptopunda bir şeyler okuyor ya da yazıyordu. Hangisi Kıbrıslı Rum hangisi Kıbrıslı Türk ayırt etmek mümkün değildi. Halkımızın geleceğini görebiliyordu o salonda insan. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikteydi, aynı mekânda, önyargısız, tabusuz, korkusuz ve şovenizmden uzak.
İstediğimiz de bu değil mi ki? Ya da istememiz gereken şey bu değil mi? Uğruna mücadele etmemiz gereken bu değil mi? Tıpkı BMGS’nin de söylediği gibi: “Bir umut ışığı gördük. 11 Şubat 2014 Ortak Açıklaması ve iki tarafın 2017’de Kran Montana’ya gelmeyi kabul etmesi de bu umut ışığına dahildi. Ama bu umut ışığını gördüğümüz gibi umutlarımızın yıkıldığını da gördük ardından”. Öyle demişti Genel Sekreter.
Ne umutlar doğmadı ki sahi Kran Montana’da? Anlaşmanın eşiğine varmıştık ki, ansızın ortalığa bir karanlık çöktü. Ve o zamandan beri de, unutmak istediğimiz ya da geçmişe ait olduğunu sandığımız bir retoriğe geri döndük. Ve GS şunu vurguladı: Bütün Kıbrıslılar barış ve güvenlik içinde bir ada kurma vizyonunun hayata geçmesi yolunda mümkün olan her çabayı desteklememizi hak ediyor.
Halkımız barışı, birlik ve kardeşliği hak ediyor. Halkımız refahı ve ilerlemeyi hak ediyor. Ve Antonio Guteres’in de dediği gibi “kalkınmayı, refah ve güveni sağlayacak olan sadece ve sadece kapsamlı bir çözümdür”. Antonio Guteres Kıbrıs sorununun çözümünü bizlere bırakıyor. Kıbrıs sorununun çözüm sürecini biz Kıbrıslıların eline bırakıyor.
Ve yineliyor: “bir anlaşma her iki tarafın da her konudaki beklentilerinin daha azını kabul etmesiyle mümkündür…” İşte işin özü bu noktada yatıyor. Zira bir çözümde yenen ve yenilen taraf olmayacak ve olmamalı. Bu da demektir ki, Guteres her iki taraftan da uzlaşma göstermesini bekliyor.
Peki ama iki taraf uzlaşmaya hazır mı? Zaman geçtikçe durum daha da zorlaşıyor. Ve tarafların birbirinin üzerine tahakküm kurma taktikleri güçleniyor.


26 Nisan tarihli Alithia gazetesinde Takis Agathokleus’un “Benim hatırladıklarım” başlıklı yazısı:
Annan Planı referandumunun üzerinden 15 yıl geçti. 24.04.2019 günü daha dün gibi. Yanlış yönlendirilmiş, kandırılmış bir halk “yurtsever bir hayır”la Annan Planını reddetmişti. Annan Planına Redçi yaklaşmış, AKEL hariç, red cephesindeki tüm partiler bu yıl da referandumunun yıldönümünü hatırlayıp bu konuda açıklamalar yaptı. Hepsi aynı haleti ruhiyeyi yansıtıyordu. “Hayır Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurtardı”. Kıbrıs Cumhuriyeti dağılmadı. Halbuki hayır demekle biz, Kıbrıs Cumhuriyetini karşılığı olmayan bir diplomaya dönüştürdüysek de. Diplomayı aldık, duvara astık, bakıp bakıp ağlıyoruz. İşe yaramıyor.
Oysa BEN HATIRLIYORUM. Aradan 15 yıl geçtiyse de ben başka şeyler de hatırlıyorum Annan Planından. 2004’te evet demiş olsaydık eğer, bugün Mağusa, Omorfo ve onlarca işgal altındaki köy bizim olacaktı ve 90 binin üzerinde göçmen evlerine geri dönecekti.
Yerleşimcilik sona erecekti ve Türk askerinin hemen hemen tamamı adadan ayrılmış olacaktı. Zira Yunan ve Türk ordularının adadaki varlığı 1960 çerçevesine geri dönecekti. Yani 950 Yunan askerine karşılık 650 Türk askeri.
AYRICA 10 Mayıs 2004’te Britanya üsleri toprağının yarısı Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ne iade edilecek bunun %90’ı ise Kıbrıs Rum eyaletine ait olacaktı.
29 Ekim 2006. Bu tarihte biraz duralım. Omorfo ve Aya Marina, Ayios Ermolaos, Ayios Vasilios, Agridaki, Argaki, Aşa, Asomatos, Filia, Gaiduras, Kalohoryo, Gemi Konağı, Karpaşa, Katokopya, Kondemenos, Kormacit, Kira, Lapitos Larnaka, Mirtu, Nikitas, Pendaya, Potamos tu Kambu, Mağusa Prastyo, Pirga, Sisklipos, Skillura ve Vadili’nin yarısı Kıbrıs Rum yönetimi altına geçecekti. Bu tarihte durmamın nedeni benim köyümün de Kondemenos olması.
BAŞKA NELER Mİ HATIRLIYORUM? 1 Haziran 2021’de adadaki Türk ve Yunan askerlerinin sayısı, sıfıra indirilmesi hedefiyle, yeniden gözden geçirilecekti. Tekrar ediyorum, SIFIRA.
29 Nisan 2023’te şunlar olacaktı.
1. Kıbrıslı Rumlara konan Kıbrıs Türk eyaletine yerleşme yasağı kalkacaktı.
2. Kıbrıs Rum eyaleti nüfusunun üçte ikisinin Kıbrıslı Rumlardan oluşması doğrultusunda güvenlik sübapları oluşturacaktı. Aynı şey Kıbrıs Türk eyaletinde de yapılacaktı.
3. Kıbrıs’a Türkiye yurttaşlarının göçünün, demografik yapıyı etkilemeyecek boyutlara çekilmesi için gerekli güvenlik sübapları konacaktı.
Annan Planı referandumunun yıldönümünde ben bunları hatırladım. Retçiler karşılığı olmayan bir diploma hatırlıyorlar. Karşılığı olmayan bir diplomaya dönüştürenlerse 313.705 Kıbrıslı Rumun hayırı. Yani toplumun yüzde 75.83’ü. Kıbrıs Türk toplumunun yüzde 64,91’iyse evet demişti. Şimdi onlar hayır diyorlar ve biz onlara evet demeleri için ne kadar yalvarırsak yalvaralım bize ayrılık mendili sallıyorlar. Omorfo da gitti Mağusa da…  
Paskalya tatili günleri dâhil gündemdeki en önemli konu Kıbrıs halkını şok eden ve hâlâ su yüzüne çıkmaya devam eden bulgularıyla şok etmeye devam eden seri cinayetler olayıydı. Bu konuda iki yazı var sırada. İlki 1 Mayıs tarihli Alitia gazetesinden Pambos Haralambus’un “Bananeciliğin maliyeti” başlıklı olanı.
Bu dönemde adanın seri katili hakkında dolaşan değerlendirmeler ve düşünceler arasında en ilginç ve belki de yerinde ve geçerli olanı Birmingham City Üniversitesi Kriminoloji Profesörü David Wilson’ın Omegalive’a yaptığı açıklamaydı. Britanyalı Profesör, “bir seri katilin ilk kurbanının cesedi, katil ve onu öldürmeye teşvik eden nedenler hakkında en fazla veri ve bilgileri verecek olan bulgudur” demişti. Profesöre göre ilk cinayet, katilin yaşamının o anki durumu hakkında en fazla delili verir çünkü fail bu ilk aşamada henüz deneyimsizdir, yanlışlar yapar, arkasında makamlara izini bulduracak kimliğiyle ilgili deliller bırakır. Profesör David Wilson “söz konusu durumda ise yetkililer “Orestis”e ulaştığında, o artık cinayet faaliyetlerini geliştirmiş, bu süre içinde yetenekli bir katile dönüşmüş ve kurbanlarının sayısını yükseltmişti” dedi ve ekledi: “ilk aşamalarda seri katilin cinayetleri arasındaki zaman süresi uzundur ancak geliştikçe bu süre kısalır ve cinayetler sıklaşır”.
Uzun lafın kısası, eğer yetkili makamlar gösterdiği ilgisizliği göstermeseydi, Kıbrıs toplumunu ve özellikle de idareleri, hemen hemen her dönemde nitelendiren “bananecilik” mevcut olmasaydı, belki de katil, işin başında yakalanacak ve cinayet faaliyetleri bir taneyle sınırlanacaktı.
Ama günümüz Kıbrıs’ında, yetkililerin ilk gösterdikleri tepki, red ve ilgisizlik olur. Sorumluluk üstlenmekten o ya da bu yolla kaçmaya çalışmak olur. Hatta sadece günümüzde değil. Devletin kuruluşundan bu yana kritik tarihsel anlarda, alınması gereken zor kararlarda, ağır sorumluluklarda bizi bu tutum nitelendiriyor. Bu ülke liderliğin kararlarından değil karar alamamalarından çekiyor. Ne zaman zor bir karar alma aşamasına geldiysek bu semptom karşımıza çıkıyordu. Ulusal sorunumuz konusunda onlarca kez bu oldu. Liderlik ya karar almaz ya da sorumluluğu halkın sırtına ya da zamana yükler. Kıbrıs sorununun yarım asırdan fazladır çözümsüz kalmasının nedeni de budur.


Aynı olayları ırkçılık prizması içerisinden değerlendiren bir başka bakış açısı... 27 nisan tarihli Politis gazetesinde yer alıyordu. Yazan Hrisanthos Manoli, başlık «ırkçılık kavramının içinden”… Şöyle yazıyor:
Elektronik medyada halkın oldukça büyük bir kısmının “Orestis”in dehşet verici faaliyetleri hakkında “utanç” duyduğunu söylemesi teselli edici. Binlerce yurttaş şok, acı, dehşet, tiksinti, öfke ve hiddet duygularının yanısıra içini utanç ve suçluluk duygularının kapladığını yazıyor. Utanç duymak yakışık alır. Çoğu insan yazdı zaten: Sadece yetkililer, Bakan, Polis Komutanı, olayı araştıran polisler, Hükümet, komiserler ve makamlar değil başarısızlığı üstlenmesi gereken. Hepimiz sınıfta kaldık. Toplum sınıfta kaldı. Polisin onlarca yabancı çalışanın ortadan yok olması olaylarını ele alış biçiminin odağında ırkçılık yattığı konusunda kimsenin şüphesi yok. Bu kadınların hepsi yabancıydı, sesini yükseltecek bir akrabaları yoktu, dolayısıyla kolay çözüm daha da kolaydı: İşgal altındaki bölgeye geçtiler, yurt dışına çıktılar, işverenleri tarafından saklanıyorlar… Ötesi ilgisizlik ve olay dosyalarının kapatılması. Yetkililer yapılması şart olanları bile yapmadan. Bugün yapıyorlar ve sonuç veriyor. Ama bugün bu sadece ve sadece başka cinayetlerin de itiraf edilmesini sağlayabilir. Bu kadınlar Kıbrıslı olsaydı eğer hepimizi haftalarca, aylarca meşgul eder, biz gazeteciler dâhil herkes, polise bir sonuç alınması için büyük baskı uygulardık. Gel gör ki kadınların hepsi yabancıydı. Hepsi ev yardımcısıydı. Dolayısıyla kolay yorumlamalar baskın geldi. Ve hasta Orestis istediği gibi faaliyetlerini yürüttü ve insan öldürmeye devam etti. Son cinayeti hangisiydi kimse bilemez. Ne de ne zaman ve nerde başladığını.
Ama toplumda çeşitli biçimlerde tezahür eden ırkçılığın sorumlusu polis değildir. Bunda hepimizin katkısı var. Aynı ölçüde olmasa da hepimiz sorumluyuz. İster ırkçılık mikrobunun ruhumuza sızmasına ve davranış ve seçimlerimizi belirlemesine izin verdiğimiz için olsun, ister ırkçılık fenomenlerine ve ırkçılığa müsamaha gösterdiğimiz için olsun.
Bu dehşet verici ifşaatlar dominosu tamamlandıktan sonra da olsun, eğer bizi saran ırkçılığı utanç kuyusunda boğmayı başarabilirsek, o zaman, belki şimdi yaşadığımız utanç ve suçluluk duygusu bir nebze dinebilir.
Ben bu yazıyı Adalet Bakanına, Polis Komutanına ya da ilgililere sorumluluk yüklemekten kaçınmak için yazmıyorum, bunu hemen belirteyim. Tüm toplumun bu konuda sınıfta kaldığını düşünüyorsam, yetkililer iki hatta üç kez sınıfta kaldı demektir. Ama siyasi sorumluluğun illa ki bir istifayla üstlenilmesi gerektiğine inanmıyorum. Mari olayında da aynı şeyi hissetmiştim. Polis Komutanı yöneticisi olduğu kurumun başarısız olduğunu kavramaya çağrılıyor. İster operasyonel ister siyasi sorumluluğun büyük kısmı ona ait. Eğer sorumluluğunu istifayla üstlenmeyecekse başka türlü üstlensin. Adalet Bakanı da öyle. Görevinin gereklerini zamanında yerine getirmemiş olmanın özürü ertelendikçe, bu meseleleri ele alanlara yüklenilmesi gereken sorumlulukların yüklenilmesi ertelendikçe, halkın gittikçe güçlenen istifa talepleri haklı olacaktır.

Ulusal Sağlık Sistemi YESİ’nin en çok tartışıldığı günlerdi. YESİ gittikçe güçleniyor. Her gün YESİ doktorları listelerine yeni doktor isimleri ekleniyordu. Öte yandan doktor dünyasının büyük isimleri özel bir sağlık sistemi kurmak için kolları sıvamıştı. Bu konuda çok şey yazılıp çiziliyordu, her gün konuyla ilgili haber üstüne haber çıkıyordu gazetelerde. O günlerde -yaklaşık 15 gün kadar önce- Filelefteros gazetesinde, Hristos Mihailidis, köşesinde ilgili bir yazı yayınladı. Yazının başlığı “Tırnak içinde iyi ve tırnak içinde kötü doktorlar”… Sizlerle paylaşıyoruz.
Pek çoğunu rahatsız edecek olsa da ben gene desöyleyeceğim: Ulusal Sağlık Sistemi YESİ, bir zıtlaşma alanı yapılmamalı. Hele de yanlış sebepler için… Sunulan hizmetlerin türü ve düzeyi hakkında tartışıyor ve kavga ediyor olsaydık eğer, ön plana Sistemi ve kurumlarını değil “hastayı” koysaydık eğer diyalog farklı olurdu. Biz de farklı yurttaşlar olurduk.
Sisteme dâhil olmayı seçen doktorlar, dışında kalmayı tercih edenlerden daha iyi ya da daha kötü değil. Bir taraf diğerinden daha fazla sosyal hassasiyet taşımıyor. Son zamanlarda sık sık, yeni sağlık sistemine evet diyen doktorlar için “bu topluma evet demektir, Bravo onlara” türünden görüşlere rastlıyorum sürekli. Bana göre bunlar tamamen saçma görüşlerdir ve gereksiz bir rekabete yol açıyor.
Bu duruma bir son vermek lazım. Öncelikle de doktorlar tarafından. Hepsi, Tabipler Derneği PİS bu ortamın yaratılmasının ana sorumlularından bir tanesi. Eğer söylemesi gereken bir şey varsa, açıkça ve gerektiğinde doğru yerlerde söylesin. En son ΥESİ’ye evet diyen doktorların isim listesinin açıklanmasını istedi. Ne anlamı var bunun? İma ettiği bir şey mi var? Bir şeyden mi korkuyor? Bir şeyden mi şüpheleniyor?
Neden bu ülkede genellikle ima ederek konuşuyoruz? Neden asla açık söylemeyiz söylemek istediğimizi?
Duyuyoruz. Yok YESİ listelerine kaydolan doktorlar 65 yaşın üzerindeymiş. Yok YESİ’ye direnenler sigorta şirketlerinden para alıyormuş. Söylenen her şeyin arkasından ise ne sonu ne de gereği olan koca bir tartışma yaratılıyor. Halkımızın patojenik hallerinden birisi daha.
YESİ’nin özü budur mudur yani bizce? Doktorun yaşı ve sigorta şirketinin edeceği zarar mı?
Burada ülkenin büyük ve önemli bir ihtiyacı söz konusu. Çok da geç kalınmıştır ayrıca. Kamu sağlığı için yaptığı harcamalar listesi bakımından AB’de sonuncu ülkeyiz. Ayıp. Ulusal bir sağlık sisteminin kurulması şart. Sebepleri ise belli.
Doktor dostlarım var, Kıbrıs’ta sağlık ve tıp hizmetlerinin düzeyi gayet yüksek durumda, bir YESİ’ye gerek yok” diyorlar. Kesinlikle katılmıyorum.
Durum basit aslında. Tartışılması bile beni rahatsız ediyor. Bütün gelişmiş ülkelerde tıp alanında da kamu ve özel sektör var. Sadece “dozajı” farklı. Ama ikisinden sadece bir tanesinin yeterli olabileceği teorisi sinsice üstü örtülmüş totalitarizmdir.

Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:36

Son Haberler

23 Haziran
Türk sahil güvenlik gemisi Kıbrıslı balıkçı teknesini taciz etti!
14:21
Sağlık Bakanlığı dün kaydedilen vakalar konusunda endişeli
14:19
Siyasi partiler hükümet değişikliklerini değerlendirdi
14:18
Kousios: Geniş kabul gören hükümetin kurulmamasından Cumhurbaşkanı sorumlu değil
14:16
çevre 23.06.21
13:32
basın özetleri 23.06.21
13:31
ABD Dış İlişkiler Senatosu ABD ile Yunanistan arasındaki savunma işbirliği tasarısını onayladı
08:25
Meclis komitelerindeki son durum bugün belli olacak
08:24
Cumhurbaşkanı bugün Brüksel'e gidiyor
08:24
Dün 122 yeni vaka kaydedildi
08:23
22 Haziran
Bugün Cumhurbaşkanı Anastasiadis tarafından hükümet değişikliğine gidilmesi bekleniyor.
11:51
Jane Holl Lute, yeni bir temas turu gerçekleştirmek için Kıbrıs'ta bulunuyor.
11:49
Tüm haberler

Video on Demand