Kıbrıslı Rum Köşe Yazarlarından 09.04.19

Yorgos Kakuris’in, 8 Nisan 2019, Politis gazetesinde Dünya Bankası ile AB’nin yaptırdığı Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin yurttaşların görüşlerini ortaya koyan araştırmayı ele alan yazısından baişlayacağız. Yazının başlığı “Şu yüzde 8…”
Dünya Bankası ile AB’nin birlikte düzenlediği ve Politis gazetesinde yer alan araştırmanın sonuçlarından aslında beklememiz gereken şeyler öğrendik. EVET, Kıbrıslılar her iki tarafta da çözüm istiyor. HAYIR, bir çözüm planına destek verileceği asla bir veri değildir. Ve Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin bir çözüm planına evet oyu verip vermeyecekleri planın içeriğine ve öteki tarafı nasıl gördüklerine bağlıdır.
İnsan bu noktada hakkıyla düşünebilir ki, Kıbrıs sorunu bugüne kadar bildiğimiz biçimiyle çoktan Hakkın rahmetine kavuştu. Dolayısıyla bu sorunsal da tamamen teoriktir. Ardından da kendine göre suçun kimde olduğunu, ekleyebilir; argümanlarıysa, suçlu ona göre ister Türkiye olsun, ister Cumhurbaşkanı Anastasiadis ya da her ikisi birden, her halükarda güçlü olacak.
Ancak bu tartışmayı yapmak için artık ne zaman var ne de enerji. İstenen, Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk partilerinin neyi arzuladıkları hakkında kimin ne düşündüğü ya da kime hak verdiği değil, yurttaşın, ne olmasını, istediğidir.
Kıbrıs Rum tarafından Cymar, Kıbrıs Türk tarafından ise Prologue tarafından gerçekleştirilen kamu oyu yoklamalarında sorulan sorular arasında şu soru da vardı: “Bir çözüme olan destek vermenizi güçlendirecek şeyler ne olabilir? Her iki toplum da toprak ile federal sistem çerçevesinde mülkiyet ve toplumsal oto yönetim ile otonomiye öncelik verdi. Kıbrıs Rum toplumu garantiler ve ordu konularına, Kıbrıslı Türkler ise yurttaşlık konularına da vurgu yaptı.
İki rakamlı oranlarla ilgili olarak söylenebilecek şeyler bunlardı diyelim. Kıbrıslı Rumların yüzde sekizi ve Kıbrıslı Türklerin yüzde sekizi ise -yani hepimizin toplamının yüzde sekizi ise- federal Cumhurbaşkanlık konusunda uygun düzenlemeler yapılmasını istiyor. Demek ki halkımızın yüzde sekizi Cumhurbaşkanı Kıbrıslı Rum mu olacak Kıbrıslı Türk mü, dönüşümlü başkanlık olacak mı ya da Cumhurbaşkanının veto hakkı olacak mı sorularına umut bağlayıp kararlarını ona göre alıyor.
Dönüşümlü başkanlık ve yönetim dağılımı meseleleri/ ve dünya kadar çatışma ve kamuoyu tartışmalarına neden olan siyasi elit arasındaki etkisi, belli ki halkımızı çok da fazla ilgilendirmiyor. Yurttaşlar güvenlikleri, mülkiyetleri, ve günlük yaşamları konusunda kaygı duyuyor. Siyasi düzeyde, öteki tarafın şu ya da bu yolla olsun kendini dayatmayacağından emin olmak istiyor.
Cumhurbaşkanı ve partiler bu yüzde sekizlik ilgi toplayan nokta hakkında büyük bir tartışma yarattı ve devam ettiriyor ama yurttaş buna kulaklarını kapattı. Kıbrıs sorunundan sonrası dönemde, yurttaşların güvenliğine ilişkin cevaplarının olmaması bizi aslında şaşırtmamalı, AMA siyasi elitin gerçek öncelikleri bizi kuşkulandırmalı.
XXX
Haravgi gazetesinden Kostas A. Konstandinu, 2 Nisan Salı tarihli ve “Sahte beklentiler yaratıyorlar” başlıklı yazısı: Hükümet Sözcüsü Prodromos Prodromu dün Hükümetin uzun süredir dillendirdiği can sıkıcı konuları bir kez daha tekrarladı. Uluslararası desteğe, Kıbrıs’ın AB’ndeki konumuna ve Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in Türk boyunduruğundan kurtulmak ve Kıbrıs’ın işgalinin sona ermesi hedefiyle geliştirdiği politikalara değinerek müzakereler vasıtasıyla sorunun çözümüyle ilgili umudunu ifade etti. Bu tespit, aynı görüşlerin defalarca tekrarlandığına tanık olan kamuoyunu yatıştırmaktan çok soru işaretleri yaratıyor. Sayın Prodromu hangi uluslararası destekten söz ettiğini açıklamadı. –ABD Dışişleri Bakanı vasıtasıyla üçlü işbirliklerine katılımı denklemine baktığpımızda- başkentini Kudüs’e taşıyan İsrail’in Golan tepelerindeki egemenliğini ilanına daha geçenlerde desteğini ifade eden Tramp’ın politikasını kastediyor olabiliri miydi? miyiz? Kıbrıs’ta 45 yıldır devam eden Türk işgalinden her halükarda haberdar olan ABD Başkanının bu açıklaması Kıbrıs Hükümetinin gözünden kaçmış olabilir mi? Ama mesele bu noktada değil. Üçlü işbirlikleri vasıtasıyla büyüklerin desteğine ilişkin sahte beklentiler, Kıbrıs sorununda hüküm süren havasızlık değişmedi. Cumhurbaşkanlığı kamuoyuna “dışarıda işler iyi gidiyor” mesajını göndermek istiyor olabilir. Ama içerdeki konularda takındığı tavır başka yere göndermeler yapıyor. Kıbrıs Rum müzakerecisi Andreas Mavroyannis New York’a gitmek için valizlerini hazırladığı bu sırada –ki Sayın Mavroyannis’in Skype ya da elektronik posta aracılığıyla müzakereci rolünü oynayacağını hiç sanmıyorum- Hükümet, ABD’nin Kıbrıs’a silah ambargosunu uygulamasını kırmayı başarmamız nedeniyle, içinden geçtiğimiz günlerin ne denli büyük bir tarihsel öneme sahip olduğunu duyurmayı ihmal etmedi. Bunun yanısıra yine çok kısa bir süre önce basından öğrendiğimiz kadarıyla, Milli Muhafız Gücü Sırbistan’dan yeni toplar, zırhlı araçlar ve savaş tanklarıyla güçlendirilecekmiş. Yani ola ki silahlar elimize geçti diyelim, askeri kamplara park edeceğimiz bir askeri donanım için yeni bir kaynak bulmayı başardık demektir. Dolayısıyla, iç cephede verilen mesajlar pek de öyle Kıbrıs sorunuyla uğraşmak niyetinde olduğumuzu göstermiyor. Kamuoyuna verilen mesajlar, Cumhurbaşkanlığı tepesinde, başarılı sonuçlar getirecek bir müzakere dizisinin başlamasına can atan birisi olduğunu göstermiyor. Bu yüzden tırnak içinde “ezeli» düşmanımızdan olur da tehditler gelir diye silahlanmaya devam.
XXX
Alithia gazetesinden Pambos Haralambus’un, 2.04.2019 tarihli gazetede, “Kıbrıs Cumhuriyetinin başlıca dayanağı» başlıklı yazısı…

Bu yıl Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasa Hukukunda ihtiyaç hukukunun uygulanmaya başlamasının 55. yılı. Saygın hukuk adamı ve Yüksek Mahkeme Başkanı Sayın Miron Nikolatos’a göre, “20 Kasım 1964 günü, Kıbrıs Cumhuriyetinin Birleşik Yüksek Mahkemesi, Kıbrıs Cumhuriyetinde Anayasa Hukuku alanında bugüne kadar alınmış en önemli kararı”nı almıştı. Söz konusu karar Mustafa İbrahim davasında 1964’te alınmıştı.
Sayın Yüksek Mahkeme Başkanı şöyle devam ediyor: 3 üst yargıç -Yeoryios Vasiliadis, Mihalakis Triandafilidis ve İulios İosifidis,- saygın hukukçu ve o dönem Cumhuriyet başsavcısı Kriton Tornaritis’in de katkılarıyla Kıbrıs Anayasasında ihtiyaç hukuku düzenlemesini yaptı ve ilk kez olarak uygulandı. İhtiyaç Hukuku o günden bugüne Anayasanın çok önemli bir maddesini ve Kıbrıs Cumhuriyetinin dayanak noktasını oluşturuyor.
Bilindiği üzere toplumlararası çatışmalar ve Kıbrıslı Türklerin tüm devlet kurumlarından çekilmesinden sonra devletin işleyişini felce uğratacak kadar büyük bir boşluk oluşmuştu. İşte o zaman Anayasal krize çözüm sağlamak amacıyla, Kıbrıs hukuk bilimi, olaya müdahale etti ve 33/1964 numaralı yasayı sadece Kıbrıslı Rumların oylarıyla Meclisten geçirdi. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti en önemli dayanak noktasını oluşturmuş oldu. Bir başka saygın Hukukçu olan Kris Triandafilidis kaleme aldığı hukuk çalışmasında şöyle diyor: “Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti Türk isyanının yarattığı çok önemli anayasal sorunu aşarak bugünlere ulaştı, BM ve AB üyesi olmayı başardı”.
Anlayacağınız, Kıbrıs Cumhuriyeti, 55 yıldır bu dayanak noktasına basarak hayatta kalmanın yanısıra BM’e ve AB’ne üye olmak gibi büyük işler de başardı. Bu muhteşem ülke yarım asırdır İhtiyaç Hukuku sayesinde varlığını sürdürüyor, ama, öyle görünüyor ki ihtiyaçlar duruma göre belirleniyor…
Şimdi Kıbrıs Hukuk Bilimi, müsrif devletin iflasın eşiğine vardığı bir noktada israfı durduramayacağına karar verdi. Üst sınıfların sahip olduğu ayrıcalıklar –ki yargıçlar da bu sınıfta yer alıyor- Anayasanın 23. Maddesine göre kimsenin dokunmaya cesaret etmemesi gereken özel mülkiyet teşkil ediyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dayanak noktası olan ve Atama Komisyonunda olsun Kıbrıs Radyo Yayın Kurumu RİK’e atamalar yapılması için olsun kullanılmış olan İhtiyaç Hukuku, devletin iflas etmekte olduğu bir anda geçerli sayılmıyor.
Hukuk bilimi üst sınıfın tazmin edilmesi gerektiğine karar verdi. Bir daha asla rahatsız edilmemesi gerektiğine. Onların mülkiyet dokunulmazlıklarının devlete yarattığı yükü/ alt sınıfların üstlenmesi gerektiğine. Çünkü alt sınıfların maaşları, emeklilik maaşları, işleri, işletmeleri ve tahvilleri mülkiyetten sayılmıyor.
XXX
Dimitris Palmiris’in 3 Nisan 2019 tarihli Haravgi gazetesindeki “Türkiye’de Değişmeyen Şey Nedir? başlıklı Türkiye’deki Belediye seçimlerini değerlendiren yazısı.
Türkiye’de Pazar günü yapılan Belediye seçimlerinin sonucuna ilişkin çok sayıda analiz yapıldı. Bunlardan bir çoğu Kıbrıs sorunu ve Türkiye’nin bu konuda bundan sonra atacağı adımlarla ilintiliydi. Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük kentlerde uğradığı oy kaybı bir yenilgiden söz etmemize izin veriyor. Ama buna paralel olarak iktidar koalisyonunun oy oranı yüzde 51’in üzerinde olmaya devam ediyor.
Bütün bu yapılan analizler Türkiye cephesinde nelerin değişebileceğini tespit etmeye çalışıyor. Gerek içerde gerekse de ülkenin uluslararası ilişkilerinde. Örneğin birileri Erdoğan’ın bundan sonra ülke ekonomisine odaklanacağını varsayıyor. Ekonomik krizin, iktidara oy verenlerin bir kesiminde memnuniyetsizlik yarattığını ve bundan sonraki adımlarında uluslararası maceralara girişmeyeceğini düşünüyor. Bazıları ise durumu tamamen farklı bir açıdan ele alıyor ve Erdoğan’ın, tam da kayıpları nedeniyle, seçmenlerini toparlamak için, ülkenin açık olan uluslararası meselelerini, hatta saldırgan bir üslûpla anahtar konular olarak kullanacağını yazıyor.
Birisi, bir görüşle ya da diğer görüşle aynı fikirde olmayabilir/ ya da ikisinden oluşan bir sentezin söz konusu olacağını düşünebilir. Ancak bu noktada çok önemli bir nokta yatıyor. Yapılan analizler Kıbrıs sorununa gelinen noktada tek bir sonuca geliyor ki o da şu: çözümün anahtarı Ankara’nın elindedir ve dolayısıyla da şu anda Türkiye’de içteki durum Kıbrıs sorunu için de gerekli bazı etkileri ya da fırsatları yaratacaktır.

Ama, Erdoğan’ın ipi ne kadar gereceği konusunda analizler yapılsa da, şurası bir gerçek ki ortada gerilecek bir ip VAR. Türkiye çıkarları olan bir ülke ve bu çıkarlarını korumak ve gerçekleştirmek için uğraşacaktır. Erdoğan seçimleri kaybetseydi elbette ki bunun bir önemi olacaktı. Ankara’da meydana gelecek bir değişiklik yeni koşullar yaratırdı kesin. Olumlu veya tehlikeli koşullar. Ama değişmeyecek tek nokta var: Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının var olmaya devam etmemesi için yer yerinden oynaması gerekir.
İşte bu zeminde şu soru geçerli olmaya devam ediyor. Biz bu gerçeklikler içerisinde değişen koşullara da hazırlıklı olmak için elimizden gelen her şeyi, yaptık mı? Dış İşleri Bakanı Nikos Hristodulidis doğru söylemiş: Coğrafi konumumuzu değiştiremeyiz. Ama tespitlerin ötesinde, Ankara’dan anahtarı istemek için yapılması gereken her şeyi yaptık mı? Ankara anahtarı elimize verdiği takdirde biz buna hazır mıyız? Lut’la yapılacak görüşmelerde, uluslararası topluma kanıtlamamız gereken nokta işte budur. Zira Türkiye, Erdoğan değişse dahi tezlerinden vazgeçmeyecektir.
XXX
Anna Mişauli’nin, Hükümetin çevre politikası ve çevre konusundaki gelişmelerle ilgili yazısı. 8 Nisan, Haravgi gazetesi… “Söylemişlerdi, ama…”
Çoğunun sayısız sıfatlarla süslediği çevre aktivistleri defalarca söylemişti bunları. Daha Avrupa Komisyonunun raporu yayınlanmadan önce. Ama uyarıları boşa gitti.
Daha birkaç gün önceydi. Meclisin Çevre Komisyonunda Mavrali Devlet Ormanlarından akasya ağaçlarının uzaklaştırılması konuşuluyordu. Çevre örgütleri ilgili kararnamelere uygun olarak idari planların hayata bir an önce geçirilmesi için bu işlemin bir an önce tamamlanması gerekliliğine vurgu yapmıştı. Aynı zamanda Natura 2000 bölgelerine yapılan müdahalelerin hemen durdurulması gerektiğine de dikkat çekti. Aynı toplantıda denetim Kurulu kurallara uygun olmayan müdahaleler yüzünden, Devletin tazminat cezası almasına ramak kaldığını söyledi.
Çevre örgütleri somut olarak burada yapılan bu müdahalelerin habitat ortama neden olduğu bozulmadan söz etti. Limni ve Argaka sahillerindeki Mavralli Ormanında Caretta Caretta kaplumbağalarının yuvalama ve yumurtlamalarına etkilerini anlattı.
Ama onları dinleyen yoktu. Sonra Avrupa Komisyonunun raporu geldi. Raporda Natura 2000 bölgelerine ilişkin –ki söz konusu köyler de bu bölgeye ait- idari planların bir aan önce tamamlanması ve harfiyen uygulanması gerektiği vurgulanıyordu. Hatta aynı zamanda burada gerçekleştirilen faaliyetlerin doğanın yapısına zarar verdiğinin ve bunun kaygı yarattığının altı çiziliyordu. Buna paralel ise bu bölgede herhangi bir çalışma onay verilmeden önce gerekli çevre değerlendirmelerinin yapılmasının şart olduğu da belirtiliyordu.
Çevre Dairesi Sayın Hacipanayotu konu hakkında konuşurken bölgeyi koruma hedeflerini ve koruma önlemlerini saydı. Hatta koruma önlemlerinin tamamlanması için Kıbrıs’ın önünde 6 yıl olduğunu ama zamanın sonuna gelindiği halde henüz hazır olmadıklarını ve 2019 yılı içinde bu çalışmanın hazırlanması gerektiğini de söyledi.
Çevre Dairesi Müdürü atıklara ilişkin 2020 hedefine de değindi. Çevre Komiseri eskisinden daha iyi bir durumda olmamıza rağmen bu çalışmanın tamamlanmasından kuşku duyduğunu dile getirirdi.
Gelelim iklim değişikliklerine ilişkin hedeflere. Çevre Dairesi Müdürü daha açık konuşamazdı: “Ciddi ek önlemler alınmadığı takdirde Kıbrıs bu hedeflere ulaşamayacak.

Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:35

Son Haberler

03 Ağustos
Yunanistan'da bir kadın cinayeti daha!
16:02
Basın Özetleri 03.08.2021
14:02
Dimitriadis Limasol Limanı'ndaki grevin yakında sona ereceği yönündeki umudunu dile getirdi
13:38
Stylianou: Pazar günü hızlı testlerle ilgili yaşanan sorun bekleniyordu
13:37
Avrupa Pediatri Akademisi Başkanı: Çocukların aşı yaptırması gerekiyor
13:36
Anastasiadis: Ankara işbirliği yapmıyor, BM kararlarını uygulamıyor ve oldu bittiler yaratmak için her yolu deniyor
13:35
Dün 4 can kaybı ve 493 yeni vaka kaydedildi
10:11
02 Ağustos
Basın Özetleri 02.08.2021
13:59
İseyek: Eczanelerde durum yakında normalleşecek
12:52
Referans Hastanesi doldu
12:51
Harilaou: Önümüzdeki günlerde covid koğuşlarındaki hasta sayısında kademeli bir azalma olacak
12:50
Polis Pediatri derneğine yönelik tehditleri soruşturuyor
12:49
Tüm haberler

Video on Demand