08.01.2019 Kıbrıslı Rum Köşe Yazarlarından

Filelefteros gazetesi,Hristalla Hacidimitriu, 21 Aralık 2018

"Bir ELAMcı nasıl düşünür?…"

Yolda giden bir çocuk görüyorsun. Hava sıcaklığı 5 derece. Çocuğun üstünde ince bir fanila. Ayağında plastik terlik. Maçoluktan değil. Görüyorsun, çocuk hızlı hızlı yürüyor, hemen hemen koşuyor denebilir. Isınmak için. Neler hissedersin? Ona yaklaşıp nerde oturduğunu sorup, ertesi gün de, 20’sini geçmiş, yurtdışında okumaya giden oğlunun dolapta kalmış kabanlarından birini ona göndermeyi mi? Yoksa önce nereli olduğunu ve hangi Tanrıya inandığını sorup ondan sonra mı ona acıyıp acımamaya karar vermeyi? “Otursaydı oturduğu yerde, o zaman üşümezdi” diye mi düşünürsün yoksa?
Saat gecenin geç vakitleri. Restorandan çıkmışsın. Arkadaşlarınla buluşup keyifli ve zengin bir akşam yemeği yedin. Hakkındır tabi. Ömrün boyunca çetin çalışıyorsun. Bu tür lükslerin keyfini çıkarabilmeyi istersin elbette. Bunun için suçluluk duyman gerekmez. Tam o sırada yerdeki evsiz bir insana ayağın takılıyor. Durumu rezalet. Günümüzde onlara da rastlamak mümkün artık toplumumuzda, özellikle de kozmopolit Limasol kentinde. Ne yaparsın? Bir kuruma mı telefon edersin? Kaygısızca yoluna devam mı edersin? Şehrin güzel vitrinini bozduğu için ona küfür mü edersin? Ya adam “bizden”se? Karşısına çıkan aksiliklerden olsun ya da kötü idareden olsun hayatı tersyüz olan bir insansa? Bir sokak köpeği gibi yollarda yaşamayı hak ediyor mu?
Öğlen vakti. Aile öğlen sofrasının etrafında toplanmış. Herkes şu ana kadar gününün nasıl geçtiğini anlatıyor. Öncelikle bize bahşettiği güzellikler için Tanrıya dua edildi tabi. 8 yaşındaki kızın okula aç gelen, okuldan verilen kuponla kantinden karnını doyuran sınıf arkadaşlarından söz ediyor. Okul çantaları olmadığından, defler kitaplarını plastik torbada taşıdıkları için diğer çocukların onlarla alay ettiğinden. Eşofmanları olmadığı için okul formasıyla jimnastik yaptıkları için terleyen ve diğer çocukların onlarla bu sebeple de alay ettiği çocuklardan. İzole edilen çocuklardan. Kızına ne söylüyorsun? “Oh olsun! Kalsalardı ülkelerinde” mi? “Bize ne? Biz böyle iyiyiz…” mi?
Kabul, dünyayı sen kurtaracak değilsin. Nasıl olsa dünyanın, ne olursa olsun, kurtulacağı yok. Ama insan acısıyla yüz yüze geldiğin zaman ta içinde ne hissediyorsun? Ötekinin ihtiyaçları karşısında nasıl bir tepki veriyorsun? Kendini onun yerine koyduğun oluyor mu hiç?
Yaşam düz bir çizgi değil. Yarın, gündelik hayat dediğin her şey tersyüz olabilir. Diğerlerinin o zaman sana nasıl bakmasını istersin? Özellikle de çocuğuna karşı tepkileri nasıl olsun istersin?

Haravgi gazetesi, Maria Frangu, 28 Aralık 2018

“Dilekler iyi hoş da…” 

Dilekler hoştur, iyidir! Masrafı yok, maliyeti yok. En ufak bir zahmeti yok. “Dilerim yeni yıl Kıbrıs sorununa çözüm ve ülkemize özgürlük getirir” dersin ve biter. Hatta ulusal görevini yerine getirmiş sanırsın kendini.
Sabit değerdir dilekler. Özellikle dileklerimizi ifade etmeye ve iyi dilekler almaya onca ihtiyacımız olduğu bu günlerde. Ama fazla oluyor. Politikacısı, politikacı kılıklısı, Kilisenin başkanı, Cumhuriyetin başkanı… Artık işin tadını kaçırdılar. Cumhurbaşkanı dün “Aynı zamanda ülkemize ne dilemem gerektiğini düşünüyorum. Ve elbette ki bu dilekler, verimli bir diyalog ve bir tarafın değil her iki toplumun da mantığını kullanması yoluyla, bize perspektif ve müreffeh bir gelecek sağlayacak olan istikrar ve kalıcı barış getirecek olan bir çözümden başkası olamaz. Tabi ki Cumhurbaşkanının dilekleriyle hemfikiriz. Ama gel gör ki Anastasiadis bu kadarıyla kalmadı. Öteki tarafın liderinin olsun, Sayın Özersay’ın olsun açıklamalarını bahane ederek –ki elbette ki onların ilgili düşüncelerine katılmıyoruz- Anastasiadis devam etti. BM GS’nin Kıbrıs geçici danışmanı Washington, New York ve Kıbrıs arasında mekik dokurken ve her iki taraf da onunla işbirliğine hazır olduğunu açıklarken, Kıbrıs Türk lideri tahrik edici konuları yeniden gündeme getiriyor, bizimkiyse aşıldığını sandığımız bir retoriği geri getiriyor. Sayın Anastasiadis, Sayın Akıncı’ya de ki, siyasi eşitlik kararları ve anlaşmaları vesaire, onun bu kaygılarına cevaptır. Anastasiadis Kıbrıs Türk liderini üzerinde anlaşmaya varılmış olan noktalara sevk etti ve aynı zamanda da onu yalanladı. Onu bir de zor durumda bıraktı. Neden bazılarının kulağını okşayan ama durumu kötüleştiren bir retorik kullanıyorsun Sayın Anastasiadis? Neden bu yortu günlerinde sana seyirci ve alkış kazandıracak bir cepheyi seçiyorsun? Mesele bu mudur? Öz bu mudur?
Üstelik de Cumhurbaşkanı güya siyasi bir mesaj vermek niyetinde olmadığını söylemişti.
Sayın Lut adaya gidip gelirken, hedef müzakere sürecinin yeniden canlanmasıyken –ya da canlanması olmalıyken- duygum o ki; zamandan,/ seyirci kazandıran retorikten kazanç sağlamaya çalışıyor, iyi dileklerle yetiniyorsun.
Bu yüzden diyorum. Dilekler iyi hoş da, Kıbrıs sorunu iyi dileklerle çözülemez. Talep edilen/ diyaloğun yeniden başlamasıdır. Ve ne yazık ki özlü bir müzakereye ne bir ne de öteki taraf niyetli gibi görünüyor. Bir taraftan Kıbrıs Türk lideri, toplumunu kaygılandıran konuları yeniden gündeme getiriyor, öteki taraftan Kıbrıs Rum lideriyse nasihat ve uyarılarla kendini tüketiyor. Kıbrıslı Türklerin, örneğin Kıbrıslı Rumların yaması olacağı gibi makul kaygılarına cevap vereceğine, o yöne parmak sallıyor.
Bir zamanlar Sayın Anastasiadis Kıbrıslı Türklerin bu kaygılarını,/ uzun süre boyunca Kıbrıslı Türklerin boğazını sıktığımızı kendi de kabul ediyordu. Bugün ise farklı bir retorik kullanması gerektiğini düşünüyor. Birilerinin kulaklarını okşamak ve alkış almak için…

Politis gazetesi, 28 Ocak, Politis'in görüşü köşesi

"Sayın Cumhurbaşkanı, kendinize bir liste yapın…" 

Cumhurbaşkanı Anastasiadis bundan birkaç ay öncesine kadar öncelikli olarak ve ısrarla güvenlik ve garanti konularından günlük bazda bahsetmeye devam ediyordu. Cumhurbaşkanı, Kran Montana’da kalındığı yerden hareketle, BM GS’nin sözünü ettiği normal devleti talep ediyordu. Ama son zamanlarda Cumhurbaşkanı, federal çözüm durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, evrileceği devletin işlevselliğine taktı. Hatta işlevselliği siyasi eşitlikle ve veto hakkıyla ilişkilendiriyor. Halbuki siyasi eşitlik konusunda, Kıbrıs Rum tarafının, o zamana kadar en ufak bir tereddütü yoktu.
Cumhurbaşkanı Kasım ayında yaptığı o belleklere kazılan basın açıklamasında, “yaşamsal öneme sahip meseleler söz konusu olmadıkça, Kıbrıslı Türkler veto hakkına sahip olamazlar derken”, bundan kastının ne olduğunu açıklamak için, -sanki yaşamsal öneme sahip bir konu değilmişçesine- doğal gazın idaresi ve East Med boru hattı örneğini verdi. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, o örnekle ne demek istediğini açıklamaya yeltenen Cumhurbaşkanı, bu kez durumu daha da berbat etti ve Kıbrıslı Türklerin endişelerinin daha da büyümesine neden oldu. Zira Cumhurbaşkanının söylediği aşağı yukarı/ “AB ve diğer uluslararası aktörlerin istediği boru hattı planının, sırf Kıbrıslı Türkler istemiyor diye batması olacak iş değildir” şeklinde özetlenebilir.
27 Aralık’ta Cumhurbaşkanı “siyasi eşitlik başka şey, bir tarafın, tüm dünyadaki federal sistemlerde görülmemiş belli mekanizmalar ve özel öngörüler vasıtasıyla öteki tarafa kendini dayatması başka şeydir” diyerek Mustafa Akıncı’ya sert bir yanıt verdi. Hiç kuşku yok ki Cumhurbaşkanı, diğer değişimlerinin yanısıra, artık, siyasi eşitliğe de farklı bakıyor. Zira Bakanlar Konseyi kararları için bir veto hakkını/ ve federal devletin dış konularda ve savunma konularında Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının beraber karar vereceğine evet dediğini bildiği halde/ kasten tehlikeler öne sürerek retçi bir ortam sağlamaya çalışıyor. Madem ki Cumhurbaşkanı sürekli olarak siyasi eşitliğe, veto hakkına, işlevselliğe vurgu yapıyor, o zaman çıksın, korkmadan halka siyasi eşitliğe inanmadığını söylesin. Yani Kıbrıslı Türklerin, kritik konulardaki kararlara, özlü katılımına inanmadığını. Ve en nihayetinde de, ona göre, Kıbrıslı Türkler için yaşamsal öneme sahip olan konular neymiş bize bir açıklasın. Kıbrıslı Türkler, azınlık olsun olmasın, hangi konularda veto hakkına sahip olacaklarmış? Aksi halde, benzeri söylemleri, geri adım atması için bahane yaratmaya çalışmak olarak algılanacaktır.


Alitia gazetesi, Pambos Haralambus, 6 Ocak 2019

"Aykırı olmak ve faşizmin panzehiri…"

İsrailli yazar Amos Oz, 2019’a üç gün kala, 79 yaşındayken kanserden öldü. Yazar ülkesine ilişkin düşünün gerçekleştiğini göremeden öldü. Çağımızın en beğenilen yazarlarından birisi olan Amos Oz Filistin’de iki devletin kurulmasını destekleyenlerin başında geliyor. Bir Yahudi ve bir Filistin devletinin kuruluşunu. Bundan dolayıdır ki fanatik Yahudiler ve fanatik Filistinliler ona karşı cephe aldı.
Yazar enteresan bir röportajında “fanatik her yerde var” demiş ve sözüne şöyle devam etmişti. “Kanımca 20. ve 21. Yy’ın sorunu fanatizm. Sorun Handington’ın dediği gibi Batı-Doğu sorunu değil. Bir kültür savaşı değil yaşadığımız. Fanatiklerle diğerleri arasında bir savaş. Fanatikler her yerde. Mesela İsrail barış hareketinde, Filistinlilerle nasıl barış yapmamız gerektiği konusunda onlardan farklı düşündüğüm için, bana ateş etmeye hazır olan pasifist dostlarım var. Fanatikler her yerde.
“Fanatizm nasıl bastırılabilir” sorusuna cevaben yazar şöyle cevap verdi: Hümorla. Hümorun fanatizmin panzehiri olduğuna inanıyorum. Ben hümor sahibi tek bir fanatik dahi tanımadım bugüne kadar. Çünkü hümor yapabilmek, kendimizi, diğerlerinin gözüyle görebilme yeteneğini gerektirir. Hümor kendi kendimizi mutlak değil, göreli bir şekilde görebilme becerisidir. Dolayısıyla, bir yandan, fanatizmin panzehiri hümordur. Bir diğer panzehiri de insana destek ve merak duygusudur. Fanatik insan hiçbir şeyi merak etmez. O bütün cevaplara sahiptir ve hiçbir soru duymak istemez. Soru sormaz, cevapların hepsini bilir. Dünyada cevaplardan daha fazla soru olduğunu bilen meraklı insansa fanatik olamaz.”
Amoz Os 1939’da Kudüs’te doğdu. “Mikael’im” adlı romanıyla tüm dünyada adını duyurdu. İsrail’in en önemli yazarı olarak kabul görüyor. Son derece politize bir yazardı. Bağımsız ve cesur bir ses oldu her zaman. Orta Doğu’da barış yanlısıydı ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını savunuyordu. Gerek Şaron, gerekse de Arafat politikasını eleştirmekten korkmadı. Amos Oz “benim için uzlaşma yaşam demektir. Uzlaşmanın zıt anlamı fanatizm ve ölümdür” demişti.
Ne yazık ki Amon Oz ne Kıbrıs sorunuyla ne de bizim fanatiklerimiz ve uzlaşmazlarımızla uğraştı. Ama çok şükür ki, bilgelikle söylemiş olduğu sözleri,/ onu/ hayatının son 50 yılını Kıbrıs’ta yaşamış gibi gösteriyor. Buradaki son 50 yılda yaşadığımız fanatizmin sonuçlarını ve uzlaşma niyeti yokluğunu sanki yaşamış gibi.

Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:34

Son Haberler

13 Haziran
Anastasiadis: Kıbrıs Rum tarafı AB'nin ilkelerine ve değerlerine saygı duyan bir devlet istiyor.
18:09
Cumhurbaşkanı: Siyasi parti liderleriyle Kıbrıs'ı ileriye taşıyacak uzlaşı ortamı yaratılması hedefleniyor.
18:07
Sayıştaylık, vatandaşlıklarla ilgili Araştırma Komitesi'ni görev tanımını aşmakla suçladı.
18:05
Kiprianu: Kıbrıs sorununda oluşan durum son derece zor ve tehlikeli
18:04
G-7 ülkeleri Çin dampingi konusunda fikir birliğine vardı.
18:03
Mitsotakis- Erdoğan görüşmesine 1 gün kala, Ankara tahriklerde bulunuyor.
18:01
Polis, 65 yaşındaki kadının üzerinde büyük miktarda gümrüksüz tütün ürünü buldu
17:58
12 Haziran
Lute’un yeni Kıbrıs ziyaretinin Haziran ayının son 10 gününde yapılması planlanıyor.
16:30
Papadopulos, muhalefetin Meclis Başkanı seçme konusundaki başarısızlığıyla ilgili hayal kırıklığı ifade etti.
16:29
Şizopulos: Demokratik Cephe’nin önerisi benim veya Papadopulos’un seçilmesini engellemeyi hedefledi
16:28
Lefkoşa-Limasol anayolu ve Pareklisya köyü arasında çıkan yangın, yerleşim yerlerini tehdit ediyor.
16:27
Kıbrıs'ın BM’deki Daimî Büyükelçisi: Güvenlik Konseyi'nin Maraş kararları gecikmeden uygulanmalı
14:04
Tüm haberler

Video on Demand