16/10/18 K&Rum kose yazarlarindan

Merhaba sevgili dinleyenler. Bugünden itibaren her Salı saat 11’de Kıbrıslı Rum köşe yazarlarından köşemizde birlikte olacağız. İlk olarak Haravgi gazetesinden Kalia Andreu’nun “Öteki’nin Dili” adlı ve bugünkü köşemizin/ Kıbrıs sorununda yeni başlayan tartışmayla ilgili olmayan/ tek makalesini oluşturan
Köşe yazısıyla başlayacağız.
Ara müzik…
En nihayet birbirimizle yakınlaşmak için ne yapıyoruz? Dil sadece gramer değildir. Ana iletişim yoludur.
Türk dilinin Eğitim yoluyla öğretilmesine önem vermekle “Öteki”ni kabul etme kültürünü edinmenin yanısıra, bu aynı zamanda, genelde de özelde de, iki toplumun birbirine yakınlaşmasını sağlamanın ana yoludur.
Türk dili Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikinci resmi dili. Birkaç gün önce Haravgi gazetesinde yayınlanan bir röportajda bir Türk Dili öğretmeninin de belirttiği gibi, pek çoğumuz/ ülkenin ikinci resmi dili İngilizce sanıyor. Öğretmen, inanmayanlara ya da buna karşı çıkanlara aksini kanıtlamak için çoğu zaman çantasında ilgili resmi belgenin bir kopyasını taşıyor. Ve söylediği kadarıyla kendisi Türk Dili hocası olduğu ve öğrencilere Türkçe öğrettiği için defalarca meslektaşlarının ırkçı muamelelerine maruz kaldı.
İnsan bu veriler karşısında, gerçekten istediğimiz nedir diye kendi kendine sormadan edemiyor. K/Türk toplumuyla birlikte yaşamaya hazır mıyız? Eğer dillerini dahi kabullenemiyorsak, onları nasıl kabulleneceğiz? İşte bizi derinliğine meşgul etmesi gereken bir soru. Sadece/ gelecekte olası bir çözüm bağlamında da değil.
Bu noktadan hareketle her birimiz kendi içimize bakabilmeliyiz. Kendimizi görmek için. Bizler yeniden yakınlaşmaya hazır olduğumuzu, ırkçılığa karşı olduğumuzu söylerken/ ırkçı fenomenlerin karşısında suskun kalmak,/ Eğitim Bakanlığının Türk Dili karşısındaki tavrına ses çıkarmamak/ gerçekten ne istediğimiz konusunda bizi düşündürmesi gereken tepkiler. Üstelik Kıbrıs Rum tarafı/ Türk dili öğreniminin önünü kesmeye çalıştığı halde/ Kıbrıs Türk yönetimi orta öğretimde Yunan dili öğrenimine ağırlık verirken.
Biz gazete olarak Bakanlığa gönderdiğimiz sorulara halen yanıt bekliyoruz, henüz bir cevap alamadık ama Bakanlığın sorularımıza yanıtı “Rum öğrencilerin Türk diline ilgisi yok” ise eğer, kusura bakmasınlar ama bu yeterli bir cevap değil. Eğer Türk dili Rum öğrenciler için bir tercih değilse, yine kusura bakmasınlar ama kabahat/ öğrencilerde değil. Bunun sorumlusu Eğitim Bakanlığıdır ve öğrencilerin ilgisini Türk diline çekmek için uyguladığı yöntemlerdedir. Öğrenciler,/ Kıbrıs Türk toplumunun dilini öğrenmek istek için/ bunu bir ihtiyaç olarak hissetmeli. Türkçenin ikinci dilleri olduğunu anlamalıdırlar. Bunun bir yakınlaşma yolu, gelecekte bir arada yaşamaya kolay ayak uydurmanın yolu, iletişim yolu ve en nihayet bizi birleştiren ortak noktaları daha rahat görebilmenin yolu olduğunu anlamalıdırlar.
Görünmeyen “Öteki”nin dilinin, ikinci dilimiz olmasının vaktidir artık. Birleşmiş ülkemizin dili. İletişim şifremiz, anlama ve kavrama yolumuz. Bizi birleştiren her şeyi kabullenmenin yolu.

Geçen hafta yayınlanan köşe yazıları arasında Filelefteros gazetesinden Aristos Mihailidis’in “Tsunami ise eğer, ütopik tsunamidir” başlıklı bir yazısıyla “gevşek federasyon önerisi” tartışmasına girelim sevgili dinleyenler. Köşe yazarı şöyle diyor.

Averof Neofitu’nun endişeleri samimidir elbette. Andros Kiprianu’nun da, Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in de öyle. Çünkü samimi olduğuna inanmıyorsak eğer, fiziki varlığımızın aleyhine düşüncesizce ve bencilce oyunlar oynadıklarına inanıyoruz demektir. O halde; sahiden de endişe duyuyorlar. Bu endişelerini alenen ifade ederken de samimiler. İktidar partisi Genel Başkanı/ Cumhurbaşkanına doğrudan laf çarparken de samimiler,/ Cunmhurbaşkanı ona alenen cevap vererek soru işaretleri yaratırken de.
Ama anlamadığımız bir şey var: Adını andığımız üç lider de Kıbrıs sorunu konusunda belli bir politik felsefenin liderleri. Son on yıldır, realist çizgi denilen felsefeyi pratikte de uyguluyorlar. Peki şimdi tam olarak bize söylemeye çalıştıkları nedir? Realizm felsefesini her birinin farklı algıladığını mı? Realizmin gerçek yüzü nerde peki? Partiler, Kıbrıs sorununu kendi politik çizgileri ve taktikleri temelinde çözeceklerine ikna edip/ çözüm politikalarını uygulaması üzere iki lider seçtirdiler. Diğerlerini, yani politikalarına karşı çıkan herkesi/ çözüm istememekle ve panik yaratmaya çalışmakla suçladılar. Birbirlerini sanki biri sağcı biri solcu değilmişçesine desteklediler. Nikos Anastasiadis’in Dimitris Hristofyas’ı herkese karşı savunduğu dönemler oldu. Gün geldi Andros Kiprianu, Nikos Anastasiadis’i herkesin karşısında savundu. Mesela,/ Kiprianu’nun/ “Nikos Anastasiadis kırmızı çizgi dediğimiz çizgileri asla aşmış değildir” diyen 15.9.2015 tarihli demeçleri var arşivimizde. 17.12.2016’ da ise iktidar partisindenmişçesine, herkesi Nikos Anastasiadis’e destek vermeye çalıştı. “Bizim tüm partilere çağrımız süreci destekleyin, Cumhurbaşkanına destek verin, altını oymayındır” diyordu.
Her şey çöktü mü şimdi? Aralarında görüş farklılıkları mı var? Averof, Anastasiadis’e karşı Andros’la aynı çizgiyi mi izliyor? Hayır. Temelleri çöken ilişkileri değil politikalarıdır. Bu ise Kıbrıs’ın sorunudur, şahsi sorunları değil. Temelin çöküş sebebi Anastasiadis’in/ çizginin dışına çıkıp reddedici olması da değil. Sebep Anastasiadis’in/ Ankara’nın çizdiği rotayı izlemesidir. Ve bu çizginin varıp varacağı yer/ bugün gelinen noktadan başkası olamazdı. Ve onlar bunu öngörme yetisinden yoksundular. Çünkü onlar realist çizgiyi, gerçekler olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi çektiler. Bir yanılsama realizmini hayata geçirdiler. İşte bu politikanın sonucu: Bugün karşımıza getirilen politika iki devlet politikasıdır. İşte bu yüzden iç cephedeki zıtlaşmayı, patlamak üzere olan bir iç savaşı izliyoruz dehşetle. Halbuki bu trajik durumda bulunmuyor olsaydık eğer, kavgalarını siyah-beyaz bir Yunan komedi filmi izliyor gibi izleyecektik koltuğumuza kurulup. Tanrım! Şimdi gülme hakkımız bile yok!
Averof Neofitu “korkarım ki uluslarası toplum,/ umut penceresi açılamazsa,/ iki devlet çözümüne yönelecek” dedi. Sorarım size; 10 yıldır süren,/ tarafımızın bu uzlaşmacı politikası/ diğer tarafın en ufak bir geri adım yapmasını sağlamadıysa eğer, umut penceresi açmak için uzlaşmacı olmayı sürdürmek, bundan sonra neden sonuç getirsin?

Alfa Haber Dairesi Müdürü Yorgos Kaskanis’in Alfa’nın veb sitesinde yayınladığı yazısı “Doğru Deal” başlığını taşıyor.

Bankacı, kadına teklifini henüz yapmıştı. Yedi bin avro! Kadın gerçekten kafası karışmış görünüyordu. Eğer o an birisi kafasına sızabilseydi/ binlerce düşüncenin birbirinin ardından hızla geçtiğine, birbiriyle çarpıştığına, birinin diğerini götürdüğüne tanık olurdu mutlaka. “Buradan, şu anda elimde olmayan bir yedi bin avroyla gidebilirim”, “ama 40 bin avro da hâlâ oyunda, ya benim kutumdaysa? Yazık olmaz mı?”, “ama ya hepsini kaybedersem?”... Bu tür zamanlarda insan, belki de kendinin bile tanımadığı kişilik özellikleriyle yüz yüze gelir. Hatta bu özellikleri tanımadığı kesindir de denebilir. Çünkü bunlar sadece bu türden acil ikilemler karşısında ortaya çıkabilecek özelliklerdir. Kadın terlemeye başladı. Ter dökmesi, kalabalık seyirci grubu “devam, devam…” diye bağırırken daha da şiddetlendi. Bu gibi durumlarda o da ayrı bir faktör. Yani ortam, kitle, ayaktakımı… Kadın ağır ağır elini kaldırdı kutuya vurdu, bir, iki ve… Üç! Oyuna devam edecekti. Tribünden gelen alkış ve tezahüratlar yarışmacı kadını heyecanlandırmıştı. Dudaklarına geniş bir gülümseme yayıldı. Emindi, bankacıyı kesin köşeye sıkıştıracaktı.

Bütün bunları izleyen saniyelerde her şey tersyüz oldu. Kadın, yüzünde mahcup ve şaşkın bir gülümsemeyle donakalmıştı. Arkasında umutsuz çaresizliğini ve her türlü yenilgisinin farkındalığını saklayan bir gülümseme. Kim bilir/ belki herkesin gözü önünde, içinde kötü bir ben de sakladığını sergilediğinin de farkındalığını. Kalabalık, hayal kırıklığıyla iç çekti. Kadın acı sessizliğine gömülmüş, belli ki bu iç çekişi duymamıştı. “Yedi bin avro şu anda onun olabilirdi oysa… Ne çok şey yapabilirdim o parayla”... Heyhat! Bankacının şimdiki önerisi, biraz da intikamca bir duyguyla belli ki, 800 avro. Kadın oyundan boş elle dönmek korkusuyla hemen kabul etti. Kalabalığın sesine kulak bile vermeden.

Bir Yunan TV kanalında denk geldiğim bir şov programıydı sözünü ettiğim. Hani sonunda, kaybedenin,/ kendi sorumluluğuyla kaybedenin,/ “sıfıra sıfır elde var sıfır” diyeceği programlardan biri. Oysa oyuncu, bu teselli sözleriyle, kendisine teklif edilmiş parayı almış olduğu takdirde, o parayla yapabileceklerini yapamamanın geride bıraktığı boşluğu kapatamayacağından emindir.

Bir oyunun sonunda insan “neyim vardı, ne kaybettim” diyebilir belki ama reel hayatta durum çok daha vahimdir. Hem bundan önce kaybetmiş olduklarını tamamen gözden çıkarmak zorunda kalabileceğin gibi, elindekileri de kaybedebilirsin. Bir halkın kaderini ellerinde tutup onu idare edenler bunu göz ardı etmesin. Azıcık da olsa, sahip olduğu mantık gücüne başvurmadan sadece duygularıyla haykıran kalabalıklar da öyle.

Business as usual, Yorgos Kakuris’in Politis gazetesindeki makalesinin başlığı sevgili dinleyenler.
Bundan birkaç ay önce/ “iki devlet çözümü” kavramı kimse tarafından doğrudan ifade edilmediği halde kamuoyunda dolaşmaya başladığında,/ eğer gerçekten federal çözümün zararına bu seçenek kabul edilirse, bunun kime faydası olur, diye kendi kendime sormuştum.
“Bir taksim durumunda yurttaşlar ne kaybettikleri mülklerini geri alamayacaklarına ne sağlam güvenlik ve istikrar kazanamayacaklarına ve ne kendi gelecekleri ya da çocuklarının gelecekleri konusunda perspektifler edinemeyeceklerine göre/ bu işten kârlı çıkacak olanlar sadece iki tarafın siyasi elitleri olabilir” gibi basit bir cevap geldi aklıma.
Farklı sözlerle söyleyecek olursak taksim durumunda, siyasette kariyer yapanlar iktidarı, ekonomiyi ve yurttaşlarla aralarındaki müşteri ilişkilerini kendi çıkarlarına yönelik olarak kullanmaya devam edecek diyebiliriz. Federal kurumlarda çıkmaz aşma mekanizmalarını tartışmaya ya da bakanlıkları başkalarıyla paylaşmaya gerek kalmadan.
Misal; Kıbrıslı Rum bir politikacı düşünelim. Bu politikacının, böyle bir çözüm durumunda/ bir inşaat şirketine birtakım kolaylıklar sağlamak maksadıyla kendine bir K/Türk ortak aramak zorunda olmak gibi kaygılardan kurtulacak. Business as usual devam edecek. Yani taksim durumunda her bir taraf kendi işlerine bakacak.
Ama gevşek federasyon teklifi de, öyle görünüyor ki, bu tür sorunlara çare sağlıyor. Ayrı tapu daireleri, ayrı ihale ve şehir planlama revizyonunun olması, kimsenin pastayı paylaşmak zorunda kalmayacağını gösteriyor.
Kaldı ki çatışma riski zaten sıradan halk kaynaklı değil. Baksanıza, milliyetçiler bile artık daha ucuz benzin almak için barikatları geçtiği halde bugüne kadar kimsenin burnu dahi kanamadı. Ama kendi kendimizi de kandırmayalım bu arada. Çözüm ne olursa olsun, birlikte yaşamak zor olacak. Ama gerçek gerginlikler, anlaşmazlıklar, krizler/ K.Rum ve K.Türk politikacılar/ yarı resmi devlet kuruluşları makamlarını paylaşmak zorunda kaldığı takdirde yaşanacaktı.
Belki de sonuçta, K/Rum ve K/Türk sıradan yurttaşlar olarak bizler daha iyi bir çare için baskı yapamadığımıza göre, bize lâyık olan da budur! Kaldı ki zor çözümleri savunacak ve statükolarla mücadele edecek gerçek siyasi liderlerden de yoksunuz.

Sevgili dinleyenler son köşe yazımızı sadece Pazar günleri çıkan Kathimerini gazetesinden seçtik. Eleni Ksenu “Anında” adlı köşesinde Kathimeri’de “Gevşek Farkındalıklar” adlı makalesini yayımlıyor. İlginç bulduğumuz yazıyı size sunuyoruz: Ve durup dururken, hiç de “gevşek” olmayan bir biçimde hayatımıza yeni bir kavram giriverdi. “Gevşek federasyon” ya da “desantralize federasyon”. İçeriği henüz belli değil. Kimileri bu kavramı taksime yeni bir kılıf daha/ olarak yorumlarken,/ kimileri de Türkiye’nin uzlaşmazlığı karşısında müzakerelerin önünü açmaya bir çare olarak görüyor. Neler olacağını, önümüzde günlerde görürüz. Hükümetin bu konuyu ortaya atmakla niyetinin ne olduğunuysa,/ müzakereler başlarsa eğer,/ o zaman göreceğiz. Bu aşamada tek kesin olan şey şu ki/ çok ciddi bir çıkmazın karşısındayız. Bu çıkmazın adı ister “tsunami” olsun ister olmasın, hakikat karşımızda ve bize onca yıldır reddetmeye çalıştığımız şeyi hazmettiriyor. Zamanın asla lehimize işlemediğini! Eğer vatanperverliklerin ve aslında çözümü bize şeytanmış gibi göstermeyi amaçlayanların sloganlarının, korkularımız ve eski hayaletlerin peşinden sürüklenmeseydik, bugün “gevşek” çözümlere başvurmak zorunda kalmazdık.
İşte bu bilinci edinmek çok önemlidir. Son anda bile olsa. Çünkü en nihayet/ politik olgunluk edinmek zorundayız. Onca yıldır çözüm istemeyenler tarafından,/ çözüm istemediklerini kamufle etmek niyetiyle, her seferinde farklı bir sloganla, kasten ve sistematik bir şekilde geliştirilmiş olan “onlar orda kalsın, biz burda” mantığının/ bizi sonunda bu günlere ve Türkiye’nin uzlaşmazlığına getirdiğini görmek zorundayız. Bunu görmek ve kabul etmek niye önemlidir diye soracak olursanız; çünkü gelinen bu noktada, artık, ne yıllardır iki toplumlu iki bölgeli federasyon karşıtlarının yersiz sloganlarını haklı çıkarmayı hedefleyen siyasi zıtlaşmalar affedilebilir/ ne de birdenbire bizi güçlü konumuna getirecek bir başka stratejinin olduğuna dair yanlış umutlara bizi inandırmak için söylenen milliyetçi söylemler.
Demek istediğim, her şeyi ismiyle söylemenin zamanının geldiğini anlamalıyız/ Ve siyasi liderlerimizin, bugün bile, umursamadan, bizi çekmeye çalıştığı yersiz sloganlar ve fikirler cehennemine girmeyi reddetmeliyiz. O liderler ki yıllar yılıdır bir barış kültürünün oluşması için, bu yönde sağlam bir temelin oluşması için parmağını bile kıpırdatmadı. Ama ne trajiktir ki, onlar bugün bile Ulusal Meclis Toplantısı çıkışında açıklamalar yaparken/ aynı dar görüşlü mantıklarını sergiliyorlar.
Aynı mantık tarihsel gerçekleri, bilinçli bir şekilde, hasır altı etti. Yurtseverliği kariyere dönüştürmek için gerçek olmayan mitleri yaşatmaya çalıştı.
Realist gerçekliğimizin ne olduğunu ve artık/ yanılsamaların ve kamufle edilmiş görüşlerin bu gerçeklikte yeri olmadığını görmek zorundayız. Bu hepimizin borcu ve görevidir. İki toplumlu iki bölgeli federasyon her zaman tek çözüm çerçevesiydi. “Doğru içerikli olması gerektiği” gibi söylemler ise bu çözümün dibine dinamit koyma çabalarından başka bir olmadı. Maksat, mevcut durumun sağladığı sözde garanti ve kolaylıkları kaçırmamaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Sanki durum daima böyle kalacakmış gibi.
Müzakereden başka bir yol var mı sahi? İşte, bunca yıl bir çözüm altyapısı yaratmak için parmağını kıpırdatmayanlar, hatta halkı umursamazca “yurtsever ve yurtsever olmayanlar”a ayıranlar şimdi bir cevap vermeye çağrılıyor. Ve buyurun… Yıllardır sözde kaçmaya çalıştığımız taksim olasılığı şimdi kapımızı çalıyor. Umursamazlıkla içeri girmesine izin mi vereceğiz?


Sevgili dinleyenler bu ilk “Kıbrıslı Rum köşe yazarlarından” programımızın sonuna geldik. Yeniden birlikte oluncaya dek, hoşça kalın.

Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:33

Son Haberler

23 Temmuz
Vatandaşların randevusuz aşı merkezlerine olan ilgisi yüksek olmaya devam ediyor.
16:19
Avrupa Konseyi Başkanı: Türk tarafının Maraş’ın bir kısmının açılmasıyla ilgili açıklamaları, gerginliği arttırıyor.
16:18
Britanya, Güvenlik Konseyi’nin başkanlık açıklamasında, Türkiye’nin ve sahte devletin ismine yer vermeyi kabul etti.
16:16
Lefkoşa, Güvenlik Konseyi'nin Maraş'la ilgili başkanlık açıklamasından dolayı memnuniyet ifade etti.
16:15
Karusos: Kıbrıs’ın hedefi, 2030 yılına kadar elektronik araçların yeni kayıtlarının 36 bine ulaşması
16:14
Larnaka Hastanesi Genel Müdürü: Yaşlı koronavirüs hastalarının çoğunun aşılanmamış
15:05
Panayotopulu: Yetkililer 12 yaş ve üstü çocukların aşılanması yönünde karar alması gerek
15:03
basın özetleri 23.07.21
14:34
Anastasiadis, Türkiye son zamanlarda Kıbrıs Münhasır Ekonomik Bölgesi’ndeki tahrik dolu eylemlerini yoğunlaştırdı
14:26
22 Temmuz
Maliye Bakanı: Kıbrıs ekonomisi pandemi nedeniyle yaşanan kayıpların büyük bir bölümünü karşılayabilecek.
16:08
Avrupa Komisyonu sözcüsü: AB, Maraşla ilgili kararlara tamamen saygı gösterilmesi konusunda ısrar ediyor.
16:07
Pelekanos: Kıbrıs hükümetinin, Türkiye’nin Maraş açıklamaları hakkındaki adımları devam ediyor.
14:06
Tüm haberler

Video on Demand